Avrupa’nın ortasında kara bir delik gibi...
Duruyor İsviçre, Almanya ve İtalya arasında. Avrupa Birliği’ni kuzeyden güneye geçmek için İsviçre sınırlarından geçmek gerekiyor. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmayan bir uygulama, arabanın camına yol vergisinin verildiğine dair bandrol yapıştırmak gerekiyormuş. Avrupa’nın her ülkesinde bu uygulama olsaydı bizim izincilerin ön camları silme bandrol kaplanırdı.
Kırk yılda bir geçeceğiz diye sineye çekiyor, önceden bandrolü alıyoruz, yoksa sınırda işin yoksa bekle.
Bu ülkeye adım atmadan önce dünyanın en zeki insanlarının burada yaşadığını zannederdim. Ne de olsa dünyanın en meşhur çikolatalarını yapıyor ve en dakik saatlerini üretiyorlardı. Aynı zamanda bir sürü dil konuşuyorlardı. Zaman içinde ne kadar yanıldığımı anladım. Neden mi?
İsviçre’ye girer girmez Euro kullanımdan kalkıyor. Her yerde ‘Tabii ki euro ile ödeyebilirsiniz’ deyip abuk subuk kur uygulamalarına girişiyorlar. Yunanistan’dan, Finlandiya’ya hatta Portekiz’in Büyük Okyanustaki Azor adalarında kadar euro ödemeye alışkın Avrupalı turist afallıyor, bocalıyor, en sonunda kasadaki suratsız İsviçreli’ye yenik düşüp kazık yiyor. Euro kabul edilse bile para üstü mutlaka İsviçre Frangı olarak veriliyor ki yolcunun cebinde bu ufak tefek bozukluklar biriksin. Dünyanın kara parasını aklayan bankacılık sistemleri zarar görmesin diye olmalı bu işkence.
Ne Almancaları Almancaya benziyor, ne Fransızcaları düzgün, anla anlayabilirsen belli belirsiz dağlı aksanını... İtalyanca bilmiyorum ama onu da hakkını vererek konuştuklarına inanmak için bir sebebim yok. Bilhassa kadınların ses tonu çok rahatsız edici. Sesimi duymayan kalmasın der gibi yüksek sesle konuşuyorlar.
Kadınlara 1970’lere kadar seçme hakkı verilmemesinin nedeni bu olabilir mi acaba?
Belki de yakın tarihe kadar vatandaş yerine konulmayan kadınlar bunun acısını çıkartıyorlar.
Konuştuğum birçok İsviçreli’nin Avrupa Birliği konusundaki düşüncesi ‘Bize dokunmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar’, ‘Ben bilmem beyim bilir’ ya da ‘O konuyu derste daha işlemedik’ şeklinde oldu. Avrupa’nın ortasında kapılarını dünyaya kapatıp işlerine bakıyorlar. Birçok İsviçre şirketi dünya çapında başarı gösterse de politik alanda aynı potansiyele sahip değiller. İkinci Dünya savaşında tarafsız kalmaları sadece olayı tam olarak idrak edememeleri ve hangi tarafı tutacaklarına bir türlü karar verememelerine bağlı bence. Avrupa Birliği’ne de kafalarının bastığına inanmıyorum. Bu yüzden kararsız kalmayı tercih ediyor olmalılar. Demek istediğim, bu adamlar zaten taraf tutma özürlü, ‘Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır’ sözleri nedeniyle Doğu Perinçek’i göz altına almaları da bundandır. Kasıtlı yaptıklarını zannetmiyorum, kafaları para işinin onda biri kadar politikaya bassaydı yapmazlardı. Bence en güzeli her konuda kararsız kalmaları, yoksa batırıyorlar, kapasitelerini zorlamalarının anlamsızlığına inanıyorum.
İsviçre dağları yemyeşil, kaslı Milka inekleri dağların eteklerinde otluyor. Fakat ne kadar dağ varsa delip geçtikleri için tünellerden geçmek daha kolay geliyor insanlara. Tünel deyip de geçmeyin, 17 kilometrelik çift yönlü St Gotthard tüneli var ki çift yönlü, akıllara zarar. Tünellerin tek güzel tarafı İsviçre’de yolculuk nedeniyle geçirilen süreyi birhayli kısaltması.
Sonuç olarak bence İsviçre’yi uzaktan sevmek sevgilerin en güzeli. İsviçre sınırlarından çıkarken bu ülkenin en güzel yanı olan çikolatasını yanımda götürüyorum, bir daha geri dönmek zorunda kalmamayı umarak...
vrijdag 6 augustus 2010
Abonneren op:
Reacties posten (Atom)
Geen opmerkingen:
Een reactie posten